Pazar, Haziran 15th, 2014 | Author: Pinart

Yenikapı-Hacıosman metro hattını kullanırken.

 

Category: Genel, Severim, Yaşam  | Tags: , , ,  | Leave a Comment
Pazar, Mayıs 11th, 2014 | Author: Pinart

“Gamification(Oyunlaştırma) geliyor, geldi, hayatın içinde, hayatın kendisi zaten Gamification” diyoruz, duyuyoruz, okuyoruz. En etkili bilinç ve farkındalık yaratma, doğru davranışa yönlendirme şekli, geleceğin eğitim yöntemi diyoruz. Son yıllarda onay ve kabul gören düşünceler hepsi. Bugün bu durumun gerçekliğini bir kez daha yakından, çok yakından, en yakından gördüm. Hem mesafe olarak, hem aradaki ilişkisel bağ olarak.

Oğlumla evden çıkmaya karar verdik. “Yanımıza DS’i de alabilir miyiz? Alalım ama oynamayacağım, uyku modunda senin çantanda dursun” dedi. (DS olarak bahsi geçen Nintendo 3DS mobil oyun konsolu) “Alalım..?? ..da niye” sorusu geldi benden hemen devamında, haklı olarak. Bir de bugün yürüyerek gidip dönsek olabilir miymiş? Normal koşullarda zamanla yarışır ve yürümemeyi tercih eder. Dolayısıyla şaşırtıcı bir soru. more…

Pazar, Kasım 10th, 2013 | Author: Pinart
Sona Doğru

“Sona Doğru” okyanusun ortasında hayatta kalmaya ve kurtulmaya çalışan bir adamın hikâyesi. Robert Redford, filmin başkahramanı ve aynı zamanda tek oyuncusu. Film boyunca ismi hiç geçmiyor. Filmde karaktere ve onun bu yolculuk dışındaki yaşamına dair tek bir ipucu yok. Sağ elinde ince bir yüzük, sol elinde yeşil taşlı irice bir yüzük var; bir de saati ve bileklikleri… Onlardan size ne çağrıştırırsa o kadar.

Film sonsuz bir okyanus görüntüsüyle başlıyor. Sonsuz deniz görüntüsüne kahramanımızın konuşması eşlik ediyor. Kendi sesinden, maceranın son zamanlarında yazdığı anlaşılan bir mektup. Filmde bundan başka pek bir konuşma yok. Film ilk andan itibaren sizi öylesine içine alıyor ki, tam konsantrasyon konuşmayı dinlerken buluyorsunuz kendinizi. Siz, deniz ve Redford’un sesi… Zihniniz ikiye bölünüyor bir anda, bir yandan tek kelimesini kaçırmadan konuşmaya konsantre oluyorsunuz, bir yandan da konuşmanın size hissettirdiklerini kendi yaşamınızdaki noktalarla eşleştiriyorsunuz. Enteresan ve güzel bir his. Filmin tamamına dair küçük bir not daha: Filmden çıktığınızda korkularınızdan da uzaklaşmış hissediyorsunuz adeta. more…

Salı, Ekim 01st, 2013 | Author: Pinart

Uyandığımız andan itibaren kafamız dolu, daha dolu, çok dolu, en dolu, artan bir grafikle hep dolu… Rutin akışın dahi yolunda gitmesi için bir plan program hali, hep bir koşturma durumu, birşeylere yetişme kaygısı içindeyiz. Çoğumuz için vücudumuz ve zihnimiz tam bir tezat içinde. Beynimiz tam performans çalışmaya gayret gösterip, bunun için sanal ve fiziksel dünyalarımıza konsantre olmaya uğraşırken vücudumuz ise zorunlu hareketler kategorisinde çok da başarılı olmayan bir performans sergiliyor. Oturuşumuz bozuk, yürüyüşümüz dağınık, boyun ve sırt kaslarımız ağlıyor. more…

Perşembe, Ağustos 29th, 2013 | Author: Pinart

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dijital dünyadaki her adımımızın kayıt altında tutulabileceği bir dönemdeyiz çok zamandır. Pek çoğumuz bu durumu koşulsuz şartsız bir şekilde kabul etmiş olarak, gönüllü bir şeffaflık içinde devam ediyoruz yeni dünyadaki hayatlarımıza. Teknolojinin işimize yarayacak tüm yönlerini hayatımızın bir parçası yaparak, sosyal ağlarda aktif olmanın psikolojik, duygusal ve iletişim anlamında keyfini ve hezeyanlarını yaşayarak, dalgalı bir yolda ilerlemeye çalışıyoruz. Bilimsel çalışmalar gösteriyor ki bazı hormon dengelerimizdeki değişimlerin uçları bile sanal dünyadaki hayatlarımızla bağlantılı. Böylesi bir etkileşim, iletişim ve sosyal yapı içinde “Teknososyopsikoloji “ adını verebileceğimiz birleşik bir kavram tanımlayıp, üzerine tezler hazırlayabilir, milyonlarca farklı hikâye dinleyebiliriz. more…

Cuma, Ocak 18th, 2013 | Author: Pinart

Bitik ŞehirFilm New York sokaklarında bir cinayet sahnesiyle başlar. Bir polis olan Billy Taggart(Mark Wahlberg), bir tecavüz suçlusunu öldürmüştür. Olayın kasıtlı olup olmadığı araştırılır. Billy suçlu bulunmasa da şefinin baskısıyla istifaya zorlanır ve polislikten ayrılır. Özel dedektif olarak çalışmaya başlar.

Aradan yedi yıl geçer. Bir gün New York belediye başkanı(Russell Crowe ), Biily’nin ofisini arar. Karısının kendisini aldattığından şüphelenmektedir. Dedektif iddiaları doğrular ancak olaylar göründüğü gibi değildir. Bu sırada başkanın eşinin görüştüğü adam ölür, bir cinayete kurban gider. Araştırmalarını derinleştiren Billy, başkanın da isminin karıştığı politik bir skandalın ve karmaşık olaylar zincirinin içinde bulur kendisini. New York, yeni belediye başkanını seçmek üzere ve seçim kampanyaları devam etmektedir.

Bitik Şehir, güçlü oyuncu kadrosu ve senaryonun bütününü oluşturan karakterlerin kesişen küçük hikayeleriyle baştan sona merakla ve keyifle izlenen akıcı bir film. Yönetmen ve oyuncuların filmle ilgili görüşlerini de aşağıya ekliyorum. “Bitik Şehir” bugün başlıyor. Amerika ile aynı anda sinemalarda… more…

Perşembe, Mayıs 03rd, 2012 | Author: Pinart

Ayşe Kulin- Gizli Anların Yolcusu


Sonla, mutsuz sonla başlayan bir kitap. Evinin balkonundan düşüp ölen bir kişi ve onu bulan bir diğeri… Yerde yatanın kim olduğunu söylemek istemiyorum ama diğer kişinin İlhami olduğunu söyleyebilirim. Kitabın önemli karakterleri çok ama bu iki kişiyi başkahramanlar olarak düşünebiliriz. Bu sahnenin hemen ardından taa en başından, olayların, yaşamların bu noktaya nasıl geldiğinin hikayesine geçiliyor. Olayların ve anların içine serpiştirilmiş, her bir kahramanın  ayrı ayrı yaşam öyküleriyle birlikte… Aile, arkadaşlık, kardeşlik, sevgi, aşk, cinsellik, eşcinsellik… Hepsi birarada. Bir yandan en azından görünürde toplumsal değerlere bağlı kalmaya çalışmak, bir yandan tutkularını ve duygularını özgürce yaşamak üzerine yapılan kurgu ve planlar. Finale doğru bu iki yolun birbirini kestiği anda olaylar karışır, yaşamlar altüst olur. Hikayenin en gençlerinden birisi için yaşam biterken, diğerleri için  yeni bir yaşam başlar.

Gizli Anların Yolcusu çok hızlı okunan bir kitap. Varlığını hepimizin bildiği ama çoğumuzun yakınımızda hissetmediği yaşamlar hakkında. İsmi kitabı özetler gibi. İlhami için gizli anlarla başlayan ve bu şekilde ilerleyen bir yolculuk. Kitap ipuçlarıyla dolu. Karşınıza çıkacak olayları tahmin edebiliyorsunuz ama bunun bir sakıncası yok. Yine de merakla devam ediyorsunuz okumaya. Kitap biraz da başka hayatların kilitli kapılarının ardında yaşananlara duyulan merak duygusuna hitap ediyor. Mutsuz son mutlu sona dönebilir miydi? Bence daha mutlu, daha zararsız bitebilirdi. Kitabın başında yerde yatan kahramanımız daha dürüst ve  samimi olsaydı, İlhami tüm olası senaryoları göze alarak kendi hayatına karşı daha cesur olsaydı, İlhami’nin bir dönem cinselliği de paylaştığı ortağı, bu konu kapandıktan sonra kendi hayatına odaklanıp iyiniyetli davranabilseydi herşey başka olabilirdi. Yine birileri üzülebilirdi ama özellikle ailedeki hayal kırıklıkları bu denli ağır olmazdı.

Ercan Akbay-Ten Kokusu


Mutsuz sonla başlayan bir kitap daha… Sevgilisini öldürdüğünü düşünerek kaçan, ama nasıl öldürdüğünün bence çok da farkında olmayan, iyi bir hayatı olan bir adam. Kahramanımız olayın ardından kaçar, annesinin Silivri’deki yazlık evine gider. Aslında şöyle de diyebiliriz: Eninde sonunda yakalanacak veya teslim olacaktır. Bunlar olmadan önce annesine uğramak ister. Sevgilinin ölmediği, ağır yaralı olarak hastanede olduğu haberi gelir önce, bu doğrudur ama hemen ardından da ölüm haberi gelir. Emekli bir hukukçu olan anne, oğlunun durumuyla ilgilenebilmek, onun avukatlığını yapabilmek için yeniden mesleğine dönmeye karar verir. Anne son derece sevecen ve bu durumu en az zararla nasıl atlatabiliriz düşüncesiyle, herşeyi bilmek ister. Kahramanımız olup biteni annesine anlatırken biz de tüm detaylarıyla hikâyeyi öğreniriz. Bu kitapta da gizli anlar var ama daha az, daha çok tutarsızlık ve entrika var. Hikâye bir kadınla bir erkeğin Beyoğlu’ndaki bir barda başlayan yakınlaşmasıyla akmaya başlar. 45 yaşında bir erkeğin, kendisinden 10 yaş genç bir kadınla yaşadığı tanımsız bir ilişki. Yanyana gelindiği ilk anda, kadından  gelen koku erkeği öylesine etkiler ki, kendisini esir alan bir aşk iksiri olarak anlatır bu kokuyu. Elmalı şampuan, ünlü bir parfüm ve kadının ter kokusunun karışımı olan bir koku. Önce aşk sanılan daha sonra karşı konulmaz bir tutkuya dönüşen, finale doğru da karmaşıklaşan bir ilişki.

Bir de rüyalar var kitapta. Kahramanımızın adeta ikinci bir yaşam yaşıyormuşcasına, ard arda, bir bütünün parçaları olan rüyaları. Hikâye ilerlerledikçe, rüyalar gerçek yaşamdaki tutkuları ve olayları açıklamaya başlar. Her iki yaşamda da herkes birbirine görünmez iplerle bağlı, her iki yaşamda da tüm karakterler benzer bir oyunun parçasıdır. Gerçek yaşamdaki acı hikaye çok ilgi çekici değil ama bu kitabı da yine aynı merakla çok hızlı bir şekilde okuyabiliyorsunuz.

Kitabı ilginç hale getiren rüyalarda  yaşananlar… Rüyalarda anlatılan, gelecekteki başka bir zamana ait olan yaşam kurgusu ile kitap Thea Alexander’ın M.S. 2150’sini hatırlatıyor. Ercan Akbay da M.S. 2150’yi okumuş olabilir diye düşündüm kitabı okurken. Okumuş olma ihtimali ve başka dünyaya ait gibi değerlendirmeyip, üzerine düşünüp, devamında böyle bir kurgu yapmış olma olasılığı hoşuma gitti. Öyle değilse daha da güzel aslında… Her koşulda keşiflerle dolu, çift yönlü, eş odaklı ve farklı boyutlar içeren, merakla okunan, sonunda birleşerek taşları yerine oturtmaya çalışan, aslında aynı olan iki farklı hikâye çıkmış ortaya.

Çarşamba, Şubat 29th, 2012 | Author: Pinart


Dünden yarım bırakılan işler var. Bu hafta yapılması planlanan ve hafta ortası olmasına rağmen hala başlanılamayanlar. Gelecek haftaya ve ileriki zamanlara dair yapılması gereken başlangıçlar. Çocuklarla ve sevdiklerimizle geçirmek istediğimiz zamanlar, sadece kendimize ayırmak istediğimiz zamanlar. Spor yapmak, istediğimiz beslenme düzenini oturtmak ve keyifli yemek ortamları yaratmak da önemli yaşamdan aldığımız zevk ve verdiğimiz ışık anlamında. En azından haftada üç gün biraz erken yatabilmek, haftada iki gün biraz geç kalkabilmek… Sonra sevdiğimiz müzikler ve aklımızda bir köşede duran ve sayıları gittikçe artan filmler ve kitaplar var ilgilenilmesi gereken. Yeni yerler görme isteği zaten her daim… Ayrıca gönüllü olarak verilen sözler var hem kendimize hem iletişimde olmaktan mutluluk duyduğumuz kişilere. Kafamıza taktığımız ufak tefek şeyler de olmuyor değil tabii ilişkilerimize dair. Bitmez…! …ve bitmesin de…

Pazartesi, Şubat 20th, 2012 | Author: Pinart


Oksitosin nedir? Kendisi sevgi hormonu, aşk hormunu ve hatta sosyallik hormonu olarak da tanınıyor. Doğum esnasında rahmin kendiliğinden genişlemesini ve emzirme döneminde süt salgılanmasını ona borçluyuz. Aşkı başlatan kimyasal da salgıladığımız oksitosinmiş. Oksitosin aynı zamanda aile duygusunu ve evcimenlik hissini de artırıyormuş. National Geographic’e göre oksitosin, dokunma ve sarılma sırasında salgılanan bir hormon. Uyurken sevdiğiniz kişiye sarılmazsanız salgılanmazmış mesela, aynı yatakta uyumak yeterli değil yani. more…

Cumartesi, Şubat 18th, 2012 | Author: Pinart

Yaklaşık bir yıl önce haberdar olmuştuk dönüşlerinden ve geldiler. Dün gece tam kadro beraberdik kendileriyle. Ekip yeniden toplandı, sahne şovunda eski günlerin ruhu yeni seyircileri de etkisi altına aldı. Tabii ki sunuculuğu yine ünlü bir konuk yapıyordu, ancak bu kez biraz farklı(!)… Aşk, para hırsı, komedi, psikoloji, hepsi bir arada… Filmde hiçbir zorlama yok. Muppet’lar yine bildiğimiz, hatırladığımız karakterleriyle karşımızda. Başrollerdeki Amy Adams ve Jason Segel‘in hikayesi de aşka bakış anlamında içinizi ısıtıyor. Filmin müzikal tarafı da oldukça eğlenceli bu arada… Filmin öne çıkan şarkılarından “Man or Muppet” en iyi özgün şarkı kategorisinde Oscar adayı. Siz eski dostların hatırına gidin, izleyin; gerisi sürpriz olsun.

Filmin Oscar adayı şarkısı “Man or Muppet